ТУРЕЦКИЙ ЯЗЫК. Türkçe oğreniyorum. Русский язык. Rusça oğreniyorum.

Объявление

 
УЧИМ ТУРЕЦКИЙ ЯЗЫК
Facebook Grubu · 25.597 üye
Gruba Katıl
📌 Присоеденяйтесь к нашей группе в фейсбук ❗Мы научим Вас турецкому языку за 3 месяца.
 

Информация о пользователе

Привет, Гость! Войдите или зарегистрируйтесь.



Короткие тексты

Сообщений 1 страница 30 из 38

1

ÇORBA http://s2.uploads.ru/7VXGl.jpg

Küçük çocuk, sofraya henüz (henüz-еще, едва, пока, только) oturmuştu ki,’’Bu çorbanın tuzu fazla olmuş, ben bunu yemem’’ diyerek, kaşığı bıraktı.
Annesi, hiç üstüne varmayıp (üstüne varmak -нажимать) ; ‘’ Peki yavrum.’’ dedi. ‘’Akşama sana daha iyisin, hazırlarım.’’
  Biraz sonra annesi, bahçede ekili olan patatesleri çıkarmaya başladı.
Gün batıncaya kadar (batmak-заходить) annesine yardım ederek yorulan (yorulmak-уставать, утомляться)уставать, утомляться
çocuk, önüne konulan çorbadan bir kaşık alır almaz; ‘’Oooo, bu çorba gerçekten çok güzel olmuş.

Mis gibi de kokuyor.’’ diyerek iştahla (iştah-аппетит) büyük bir tabağı hemen bitirdi.
Annesi gülerek:
-Sevgili yavrum, dedi. Yediğin (yemek-есть, кушать), sabah senin beğenmediğin çorbadır. Ama şimdi çok hoşuna gitti.
Çünkü bütün gün akşama kadar gayretle (gayretli -исправный, прилежный, ретивый, ревностный, усердный) çalıştın.
Sevgili çocuklar, aşağıdaki soruları yukarıdaki metne göre cevaplayınız.
1. Metnin (metin-текст) yazarı siz olsaydınız, metne nasıl bir başlık (başlık= заглавие, заголовок) koyardınız?
        ………………………………………………………………………………………Kaprisli çocuğu.
2. Metnin kahramanları kimlerdir?
        ………………………………………………………………………………………çocuk ve onun annesi
3. Metindeki kahramanlardan hangisinin davranışını (davranış-действие, поступок)  beğendin? Neden?
        ……………………………………………………………………………………..Onun annesinden hoşlandım
4. Metnin anafikri nedir
…………………………………………………………………………………….. bütün gün akşama kadar gayretle çalıştığın zaman seni için bütün yemek lezzetlidir
5. Metnin konusu nedir?
        …………………………………………………………………………………….

0

2

TAVŞAN İLE KAMLUMBAĞA
Tavşan ikide bir böbürleniyor: ( ikide bir-сплошь да рядом, böbürlenmek-кичиться, похваляться, расхвастаться)
-Kimse benden hızlı koşamaz, diyormuş. Sonunda kaplumbağa dayanamamış:
-İstersen yarışalım, demiş.
Koşuya başlamışlar. Tavşan epeyce (epeyce-довольно, порядочно) yol aldıktan sonra, "Hıh, o sırtı kabuklu hayvancık sürüne sürüne kim bilir ne zaman sonra bana yetişir?" diye düşünmüş.
-Şu ağacın altına biraz uzanıp dinleneyim, demiş. Uyuya kalmış.
Kaplumbağa ağır yürüyüşü ile yürümüş yürümüş, hiç dinlenmeden yol almış.
Tavşan bir ara gözünü açmış. Bir de ne görse beğenirsiniz, kaplumbağa neredeyse yarışı bitirmek üzereymiş. Hemen fırlamış, rüzgar gibi koşmaya başlamış. Ama ne çare  çare-исход, лекарство, средство, выход, kaplumbağaya yetişememiş. (yetişmek-догонять, доставать, дотягиваться, хватать, нагонять, настигать, подоспеть, подрастать, поспевать, угнаться, успевать, воспитывать)
Böylece tavşan yarışı kaybetmiş. Aldırış etmemenin cezasını çekmiş  (aldırış etmemek-не обращать внимания). Kaplumbağa ise düzgün adımlarla, durmadan yürüdüğü için yarışı kazanmış.
   Aşağıdaki soruları yukarıdaki fabla göre cevaplayınız.
1. Sen bu fablda (fabl-басня) kimin yerinde olmak isterdin? Neden?
..................................................................................................
2.Bu fablda kimi beğenmedin? Neden?
…………………………………………………………………………………………………………………………………
3.Sen bu fablı yazsaydın sonunu  nasıl bitirirdin? Neden?
…………………………………………………………………………………………………………………………………
4.Fabl ne demektir?
…………………………………………………………………………………………………………………………………

0

3

MESLEKLER
İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek  sürdürmek поддерживать, продлевать, продолжать, сохранять, вести için birçok  şeye gereksinim gereksinim необходимость, нужда, потребность
duyarlar.
Bu gereksinimler sonucu meslekler ortaya çıkmıştır. ortaya çıkmak-оказываться, появляться, проявляться, складываться, создаваться, выплывать, выясняться, возникать, вскрываться, всплывать, вставать, являться

Öğretmenlik, doktorluk, çobanlık, mühendislik, gazetecilik, terzilik, şoförlük, avukatlık fırıncılık mesleklerden bazılarıdır.

Bütün meslek grubundaki insanların bir birlerine ihtiyaçları vardır.

Örneğin; doktorlar olmasaydı hastaları tedavi ettiremezdik. Gazeteciler olmasaydı günlük olaylardan haberimiz olmazdı. Bu nedenlerden dolayı bütün mesleklere saygı duymalıyız. saygı duymak-питать уважение

Meslekler nasıl ortaya çıkmıştır?
……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..………………………………………………………………………………………..………………………………………
Meslekler olmasaydı neler olabilirdi? Örnek vererek açıklayınız.
……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..………………………………………………………………………………………..………………………………………
Hangi meslek sahibi olmak istiyorsunuz? Olmak istediğiniz mesleğin gerektirdiği özellikleri biliyor musunuz?
……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………..………………………………………………………………………………………..…………………………………………………………

0

4

GEZMEYİ SEVEN AĞAÇ
Yemyeşil bir bahçede yaşayan bir ağaç varmış. Bu ağaç, yaramaz bir çocuk gibiymiş.  İçi içine sığmazmış. O da çocuklar gibi koşup oynamak istermiş.Çevresindeki evleri çok merak edermiş.Fakat o da diğer ağaçlar gibi büyümek zorundaymış.
Zavallı araç! Günlerini, aylarını hep aynı yerde kımıldamadan geçirmek zorundaymış.
Bir gün tatlı bir sonbahar rüzgarı esmiş. Ağaca, “ Neden böyle üzgünsün?” diye sormuş.
“Nasıl üzülmeyeyim .” demiş ağaç.”Dünyadaki bütün canlılar yürüyor, koşuyor, yüzüyor, uçuyor.Ya ben ? Oysa dünyaya dolaşmak, yeni şeyler öğrenmek isterdim.”
“Üzülme!” demiş  rüzgar.  Yaprağından birini bana ver.”Ağaç, bir  yaprağını rüzgara vermiş . Rüzgar püfff diye esmiş.Yaprak evlerden birinin penceresinden içeri girmiş.

           
1-Ağaç nerede yaşıyormuş?........................................................
2- Ağaç niçin üzgünmüş?.............................................................................................................................................
3- Sonbahar rüzgarı ağaca ne sormuş? ................................................................................................................
4-Rüzgar ağacın üzüntüsünü gidermek için ne yapmış? ..................................................................................................

0

5

http://s2.uploads.ru/c2qiK.jpg

http://s2.uploads.ru/X0nA5.jpg

http://s3.uploads.ru/K4A68.jpg http://s2.uploads.ru/RS4gE.jpg

0

6

TELEFON
Arkadaşım  Emre,  hemen  yanımızdaki  evde  oturuyordu.
Emre   akıllı,  mantıklı  ve  ailesini  hiç  üzmeyen  bir  çocuktu.
Ablası  Ayşe  ile de  çok  iyi  anlaşırlardı; ama  son  günlerde  Emre’ye  bir  haller  oldu. Ablası  ile  sık  sık  tartışıyorlardı.
Nedeni de  şuydu :
Ablası  Ayşe,  bu  yıl  üniversiteye  başladı. Babası da  kolay  iletişim  kurabilmek  için  ablasına  bir  cep  telefonu  aldı.
İşte  ne  olduysa  ondan  sonra  oldu. Bizim  Emre  birdenbire  değişiverdi.
Emre de ablasının  cep  telefonundan  istiyordu. Ablasını  birazcık  kıskanmıştı….

Emre, nasıl  bir  çocuktu ?......................
Emre’nin  önceleri  ablası  ile  araları  nasıldı? ......................
Ablası  hangi  okula  başladı ? ......................
Babası, ablasına  ne  aldı ? Niçin?......................
Emre, ablası  ile  neden  tartışıyormuş ?......................
Emre’nin davranışını doğru buluyor musunuz ? Neden? ......................
......................

0

7

CENGİZ’İN  TATİLİ
    Yaz  tatilini  kim sevmez? Cengiz  için de  yorucu  okul  günlerinden  sonra  denize  girmek, kumlarda  oynamak,  tarlalarda  koşmak,  tatili  geçirmenin  en  güzel  yoluydu.
Sabahları  erkenden  uyanıp  denize  koşuyordu. Bazen  saatlerce  suya  dalıp  çıkıyor,  mavi  dalgalarla  oynayıp  duruyordu.
Annesi  sık sık, dikkat- li  olması  için  uyarıyordu  onu,  ama  denizi  öylesine  seviyordu ki  bu  uyarılara  pek  kulak  verdiği  söylenemezdi.
    Tabi  sonunda  olan  oldu. Bir  sabah  mide  bulantısıyla  uyandı. Kendisini  çok  kötü  hissediyordu.
Başı  ağrıyor, vücudu  kırılıyordu. Annesi  elini  alnına  koyup “Ateşin  var.” dedi. “ Bugün  deniz  filan yok.
Yataktan  çıkmayacaksın.”

1.)  Cengiz  için  tatili  geçirmenin  en  güzel  yolu  neymiş ?
      …………………………………………………………………………………………………………………
2.) Cengiz,  denizde  neler  yapıyordu ?
      ………………………………………………………………………………………………………………….
3.) Annesi,  onu  niçin  uyarıyordu ?
      ………………………………………………………………………………………………………………….
4.) Cengiz, annesinin  sözünü  dinliyor muydu ? Niçin ?
      ………………………………………………………………………………………………………………….
5.) Cengiz,  annesinin  sözünü  dinlemeyince  ne  oldu ?
      ………………………………………………………………………………………………………………….
6.) Cengiz’in   yanlış  bulduğunuz  davranışı  var mı ? Açıklayınız.
      ………………………………………………………………………………………………………………….
7.) Sizin  için  tatili  güzel  geçirmenin  yolları  nelerdir ? Anlatınız.
     ………………………………………………………………………………………………………………….

0

8

Yavru martı, kumlukta yalnız kalınca, durumunu düşündü. Önünde bol yiyecek vardı.
Kumluk sıcacık, rahatı iyiydi. Sadece, karşı kayalıklardan gelen martı çığlıkları tedirgin ediyordu onu.
Orayı ve oradakileri seviyordu.
Ama, uçmaya başlayalı beri, annesi dirlik vermiyordu ikide bir:
- Haydi uç, denize dal, balık avla, diyerek başının etini yiyordu.

1. Yavru martı nerede yalnız kalmıştı?
A. kumlukta    B. denizde         C. evde

2. Yavru martı yalnız kalınca ne düşündü?
A. O gün yaptıklarını    B. Annesini     C. durumunu           
3. Yavru martıyı tedirgin eden nedir?
A. Gece oluşu    B. martı çığlıkları
     C. karnının açlığı

4. Ona dirlik vermeyen kimdir?
A. Arkadaşları    B. annesi       C. diğer martılar
           
5. Annesi yavru martıdan ne istiyor?
A. Gezip, eğlenmesini
B. Uçup, denize dalıp, balık avlamasını
C. Kumlukta    yalnız kalmasını

0

9

Barış öğle yemeğini bitirmişti. Meyve tabağından bir elma ile mandalina aldı, balkona çıktı.
O gün okulda çok bunalmıştı. Öğretmen, iki derste sürekli özet yazdırmış, teneffüse çıkarmamıştı.
Bir yandan elmayı kemiriyor, bir yandan çevreye bakıyordu. 
Oturdukları yapı, on altı katlı, yetmiş daireliydi.
Onlar on ikinci katta oturuyorlardı. Balkona çıkınca kendini uçmakta sayardı.
Çevresinde ne varsa oyuncak gibi görüyordu.
Bu ilginç görünüme dalarak, elmasını bitirdi, koçanını aşağıya attı, mandalina  soymaya başladı.

1. Barış meyve tabağından hangi meyveleri aldı?
A. portakal ve elma    B. elma ile mandalina
    C. mandalina ile muz

2. O gün okulda ne yaptılar?
A. Oyunlar oynadılar.    B. Ders çalıştılar.
    C. Özet yazdılar.

3. Barışın oturduğu ev kaç katlıydı?
A. on altı      B. on iki    C. yetmiş

4. Barış kaçıncı katta oturuyordu?
A. sekizinci     B. on altıncı C. on ikinci

5. Barış yediği elmanın koçanını ne yaptı?
A. Çöp kutusuna attı    B. Aşağıya attı.
    C. balkona koydu.

0

10

TAŞITLAR
Uzağa gitmek için,
Taşıtlara bineriz.
Yorulmadan rahatça,
Dolaşırız gezeriz.
Hem denizde karada,
En rahat yolculuğu,
Yaparız taşıtlarda.
Vapur, kayık, denizde,
Taksi, kamyon, otobüs,
Hem yokuşta hem düzde.
         Mehmet GÜLSEREN

1. Uzağa gitmek için ne yaparız?
A. Taşıtlara bineriz. B. Yürüyerek gideriz
    C. Yardım isteriz.

2. Denizde giden taşıtlar nelerdir?
A. Taksi, kamyon, otobüs
B. Uçak, tren
C. Vapur, kayık

3. Hem yokuşta hem düzde giden nedir?
A. Tren, minibüs    B. Vapur, kayık
    C. Taksi, kamyon, otobüs.

4. Şiir kaç mısradan oluşmuştur?
A.  10           B. 1    C. 11

0

11

BAHÇEDEKİ DALLAR
İsmail’in dedesi bahçelerindeki ağaçları budadı. Kestiği dal parçalarını kapılarının önüne yığdı.
Bu yığını görünce bize gün doğdu. Nasıl mı? Hepimiz bir dal kaptık. Koca dal yığını bir anda yok oldu.
Dalları sokağın arkasındaki arsaya taşıdık. Ağaçtan bir mağara yaptık, içine girdik.
İsmail, Bahar, Önde, Cemal, Ebru, Didem… Bir  şarkılar söyledik.
Bir şarkılar söyledik ağaçtan mağaramızın içinde.
Sesimize dallar dayanamadı, mağaramız güm diye başımıza çöktü.
        Uf, yılar mıyız? Haydi bir kez daha.         
                                                                                                                                                                               
1. İsmail’in dedesi ağaçları ne yaptı?
A. kesti B. suladı    C. budadı

2. Kestiği parçaları ne yaptı?
A. çöpe attı   
B. kapılarının önüne yığdı
C. sobada yaktı

3.
Çocuklar dal yığınını nereye götürdü?
A. Sokağın arkasındaki arsaya
B. Odunluğa
C. arkadaki bahçeye

4. Çocuklar dal yığınını ne yaptılar?
A. üzerinde oyun oynadılar
B. mağara yaptılar
C. yakması için eve götürdüler

5. Aşağıdaki isimlerden hangisi mağara yapan çocuklardan değildir?
A. Önder
B. Didem
C. Fatma

6. Çocuklar mağaraları yıkılınca ne yaptılar?
A. Yenisini yapmaya karar verdiler   
B. Vazgeçtiler
C. Evlerine gittiler.

0

12

Kurşun Asker
Bir oyuncakçı dükkanının vitrininde tam altı tane kurşun asker yaşardı.Altısı da tüfekleri omzunda hazır olda duruyordu. Yalnız içlerinden birinin     tek ayağı yoktu. Oğlunun doğum günü için armağan almaya çarşıya çıkan bir baba, askerleri görünce çok beğenmiş, hemen dükkâna girip onları satın almış, satıcı, askerleri kutuya yerleştirirken birinin tek bacaklı oluşunun nedenini açıklamış babaya. Bunları yapan ustanın kurşunu son askere yetmeyince o da topal kalmış. Baba şaşırmış bu duruma ama bir şey dememiş, kurşun askerleri alıp çocuğuna götürmüş. Doğum günündeki tüm çocuklar, askerlerle oynayıp eğlenmişler
      Oyun oynamaları bitince çocuk altı tane kurşun askeri kutularına yerleştirip, rafa kaldırmış. Yarı karanlık kutunun içinde askerlerin canı sıkılıyormuş, fakat tek bacaklı olan kurşun asker kutunun kapağının aralığından dışarıyı görebiliyormuş ve bunu kendisi için bir eğlence gibi görüyormuş. Tek bacaklı askerin gözüne çarpan, masanın üstündeki oyuncak bir kaleyle kalenin içindeki şato olmuş. Şatonun önünde güzel bir prenses heykeli duruyormuş. Prenses, kollarını iki yana açıp bir ayağını kaldırmış, aynı dans eder gibiymiş. Tek bacaklı kurşun asker prensesin yanına gitmek istemiş.
      Ertesi gün oyuncakların sahibi olan küçük çocuk, bizim küçük kurşun askeri kutusundan çıkarıp oynamaya başlamış.Kurşun asker, şimdi prensesi daha iyi görüyormuş.
      O sırada hava birden kararmış, şimşekler ve ardından sert bir rüzgâr çıkmış. Rüzgar o kadar kuvvetli esiyormuş ki, pencerenin yakınında duran tek bacaklı kurşun askeri savurup pencereden sokağa yuvarlayıvermiş. Sokağın bir köşesindeki kaldırımın kenarına düşmüş. Onu kimse görmemiş, hatta gelip geçenler üstüne basacak gibi oluyor, kurşun askerin korkudan yüreği ağzına geliyormuş.
Rüzgârın ardından yağmur yağıp çukurlara sular birikmiş, sel olup akmaya başlamış.
……………………………………………………………….                                                                                                                                       (Andersen Masallarından)

1.Hikayedeki kurşun askerin diğerlerinden farkı neydi?

2.Oyuncakçıya gelen adam kurşun askerleri neden satın aldı?

3.Kurşun askerlerden birinin farklı olmasının sebebini kim açıklıyor?

4.Kurşun asker prensesi nasıl görüyor?

5.Kurşun asker, rüzgarın etkisiyle nereye gidiyor?

6.Kurşun asker ne zaman çok korkuyor?

0

13

Çam Ağacı
        Ah, şu öteki ağaçlar gibi büyüsem bir!” diye içini çekiyordu küçük ağaç  “O zaman dallarımı dört bir yana yayabilirdim, tepemle de uzakları, bütün dünyayı görebilirdim! Kuşlar yuvalarını dallarımın arasına yaparlar ve rüzgâr estiği zaman da, öteki ağaçlar gibi kibarca başımı sallardım ”
Ne güneş mutluluk veriyordu ona, ne kuşlar, ne de sabah-akşam üzerinden kayıp giden kıpkızıl bulutlar
       Derken kış geldi, her tarafı ışıltılı beyazlığıyla kar kapladı; arada bir, bir tavşan ortaya çıkıyor, küçük ağacın üzerinden atlayıp gidiyordu  Of, ne can sıkıcı şeydi bu! Sonra aradan iki kış daha geçti, üçüncü kış küçük  ağaç öyle uzamıştı ki, tavşan artık onun etrafından dolanmak zorunda kalıyordu  “Ah, büyümek, büyümek, kocaman ve yaşlı olmak, işte dünyanın en güzel şeyi bu!” diye düşünüyordu ağaç
       Sonbaharın son günlerinde oduncular gelir, ağaçların en büyüklerinden bazılarını keserlerdi  Bu her yıl böyle olurdu  Artık bayağı büyümüş olan çam ağacı korkuyla titriyordu,  çünkü kocaman ağaçlar çatır çatır yere devriliyor, dalları baltayla kesiliyor, ipince kalıp tanınmaz hale geliyorlardı  Sonra arabalara yükleniyor, atlar tarafından çekilerek ormandan alınıp götürülüyorlardı Nereye gidiyorlardı böyle? Başlarına neler geliyordu?
       İlkbaharda kırlangıçlar ile leylekler gelince, ağaç onlara sordu: “Siz biliyor musunuz bu ağaçların nereye götürüldüğünü?
       Kırlangıçlar bilmiyorlardı, leylek ise oldukça düşünceli görünüyordu, başını salladı ve “Evet, galiba ben biliyorum;buraya gelirken pek çok yeni gemiye rastladım  Gemilerde çok gösterişli direkler vardı; galiba bu direkler, senin sözünü ettiğin ağaçlardı; çam kokuyorlardı  Onlarla pek çok kez karşılaştım, çok güzel, çok gösterişliler ”
     “Ah keşke ben de denizlerin oraya gidebilecek kadar büyük olsaydım! Nasıl bir şeydir bu deniz, neye benzer?”
     “Hmm, anlatması biraz uzun sürer!” dedi leylek ve uçup gitti
     “Gençliğinin değerini bil!” dedi gün ışığı  “Büyüyor olmanın, tazeliğinin değerini bil!”
        ……………………………………                                                                                                                                      (Andersen Masallarından)
1.Küçük çam ağacı ne istiyordu?
2.Oduncular ne zaman gelirdi?
3.Çam ağacı neden korkuyla titriyordu?
4.Çam ağacı nereye gidebilecek kadar büyümeyi istiyordu?
5.Oduncular büyük ağaçları nasıl kesip götürüyorlardı?
6.Çam ağacı kesilen ağaçların nereye götürüldüğünü kime soruyor?

0

14

KAŞAĞI
                 Kardeşim Hasan ile ahırın avlusunda oynuyor, babamın seyisi Dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh’la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar. Bu en zevkli şeydi.                                                                                                                                           At, ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. Çünkü boyum atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Bir gün yalnız başıma kaldım. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. Tımar yapmak için kaşağıyı aradım, bulamadım.Dadaruh’un odasında İstanbul’dan alınmış yeni kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Atın karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu.
               Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. Çok keskin, çok sivriydi. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca yeniden denedim. Gene atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. Çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden kaldırabildiğim en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. İstanbul’dan gelen, üstelik Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım. Sonra yalağın içine attım.
               Babam, her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrardı. Ben o gün gene ahırda yalnızdım. Hasan evde hizmetçimiz Pervin’le kalmıştı. Babam yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü; Dadaruh’u çağırdı.Dadaruh şaşırdı, babam bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh,
- Bilmiyorum, dedi.
Babam bana baktı,  çok korkmuştum, daha bir şey sormadan,
- Hasan dedim.                                                                                                                                                                                                                                    - Hasan mı?
- Evet, dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi.
- Çağır şunu bakayım.
Hasan’ı çağırdım. Zavallının bir şeyden haberi yoktu.Koşarak arkamdan geldi. Babam pek sertti.Bir bakışından ödümüz kopardı.Hasan’a dedi ki:
- Eğer yalan söylersen seni döverim!
- Söylemem.
- Pekâlâ, bu kaşağıyı niye kırdın?
Hasan, kaşağıya şaşkın şaşkın baktı!
- Ben kırmadım, dedi.
- Doğru söylersen kızmayacağım. Yalan çok kötüdür, dedi. Hasan inkârda direndi. Babam öfkelendi. Üzerine yürüdü “Utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat indirdi.
- Götür bunu eve; sakın bir daha buraya sokma. “Hep Pervin’le otursun!” diye haykırdı.Dadaruh, ağlayan kardeşimi kucağına aldı. Eve doğru yürüdü.                     
…………………………..…………………………                                                                                                                                     Ömer SEYFETTİN
1.Yazar ve kardeşi ahırda neler yaparlardı?

2.Yazara göre ahırda en zevkli şey neydi?

3.Yazar ne zaman yalnız kalıyor?

4.Yazar kaşağıyı neden duvara sürtüyor?

5.Kaşağı nasıl parçalanıyor?

6.Yazarın babası her sabah nereye uğruyor?

7.Bu hikayede kim haksızlığa uğramıştır?

0

15

Kibritçi Kız
                     Çocuklar annelerinin babalarının yanında koşturuyorlar, fırsat buldukça birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar    çıkarıyorlar, kahkahalarla gülüyorlardı. Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi.Küçücük bir kız çocuğu.Kıyafetleri ince ve yama içindeydi. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi. Sanki gecenin bütün soğuğunu iliklerinde hissediyordu.
                     Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu. O gün bir tek kutu bile satamamıştı. Satsa, biraz para kazansa, kalkıp evine gider, hasta annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi.Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle "Kibrit var, kibrit" diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu...
                     Ayakları o kadar üşüyordu ki…Biraz önce, hızla geçen bir arabanın önünden kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı. Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmıştı ama yaramaz bir çocuk terliklerini alıp kaçmıştı işte.Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, küçük bir alev.
                     Kibritçi kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikildi ve sanki ayaktayken rüya görmeye başladı. Kocaman bir oda vardı ve o sıcacık odanın içinde yanan şöminenin karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı. Isındı. İliklerine kadar sıcacık olmuştu sanki. O sırada kibrit sönüverdi. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.
                     Kibritçi kız, bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı.Büyük masanın üzerine tabak tabak yiyecekler vardı.. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyordu.Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, sofra siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.
                     Kibritleri bitiyordu ama o ısınmak için bir tane daha yaktı.Bir yaz gecesine gitti aniden. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyordu ve kız iliklerine kadar ısındığını hissediyordu.
………………………………………..      (Andersen Masallarından)

1.Küçük kız ne satıyordu?4                       
2.Kız neden evine dönemiyordu?                                                           
3.Kız çok üşüyünce nereye sığındı?
4.Kız terliklerini nasıl kaybetti? 
5.Kız ne zaman ısındığını hissetti?

0

16

Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil.
Keçiciğin aklı bir karış havada ya, sürü- sünü bir yana bırakmış, bir başına otlaya otla- ya çekip gitmiş. Hain koca kurt, kaçırır mı; he- men görmüş keçiciği: "işte ağzıma lâyık bir lok- ma. Yaşasın!" demiş. Keçicik, bakmış can paza- rı. Hiç kurtuluş murtuluş yok:"Eh, ne yapalım, demek kaderimizde sana yem olmak varmış kurt ." demiş. "Madem ölüm kapıya geldi, bari bana biraz kaval çal ki, neşeleneyim, kendimi unutup öyle öleyim." Kurt, "Son isteği zavallı- nın. " demiş. Bulmuş bir kaval, füyt füüyt çal- maya başlamış. Kurt çalmış, keçicik, oynamış. Derken ötelerden kaval sesini alan köpekler koşturmuşlar; gelmişler, kurdu önlerine düşü- rüp bir güzel kovalamışlar. Kaçmadan önce, kurt durumu anlayıp oyuna geldiğini sezinlemiş:"Suç sende değil bende. Neme gerekti benim kaval çalmak, neme gerekti bana köçekli kurban!" demiş.

1.Öyküde kimler geçiyor?
2.Keçinin son isteği ne olmuş?
3.Kurt, keçiyi nerede görmüş?
4.Keçi, kurttan nasıl kurtulmuş?
5.Kurt, neden pişman olmuş?
6.Kurt, keçiyi ne zaman görmüş?

Bir zamanlar gayet merhametli , fakat buna karşılık biraz saf bir köylü varmış.Bir kış günü yolda gezinirken karların üzerinde bir yılan görmüş.Upuzun uzanmış karların üzerinde, kımıldıyacak hali kalmamış.Ya öldü ya ölecek.Acımış yılana,alıp evine götürmüş.Ocağı bir güzel yakıp yılanı ocak başındaki bir minderin üzerine koymuş.
Soğuktan uyuşmuş olan yılan sıcağı görünce yeniden . canlanmış.Canlanmasıyla birlikte başlamış ıslıklar çalarak başını kaldırmaya.Sonra da kıvrım kıvrım kıvrılarak atılmaya hazırlanmış.
Köylü yılanın kendisini sokmaya hazırlandığını görünce :
" Vay hain, demek benim iyiliğime karşı yapacağın buydu." demiş. Hemen baltasını kaptığı gibi yılanı üç parçaya bölmüş.

1.Köylü, yılanı ne zaman görmüş?
2.Köylü yılanı nerede görmüş?
3.Köylü yılanı neden öldürmüş?
4.Köylü yılanı nasıl öldürmüş?
5.Yılan ısınınca köylüye ne yapmış?
6.Parçada yılanı kim görmüş?

0

17

Söz gümüşse, sükut altındır.

Vaktiyle ormanın birinde, canavar mı canavar bir aslan varmış.
Çok kan döker,canını yakmadık tek bir hayvan bile bırakmazmış.
O yaşadığı sürece,hiçbir hayvan rahat yüzü görmemiş.
Bütün hayvanlar ondan nefret eder,ölümünü beklermiş.
Bu zalim aslan sonunda yaşlanmış. Gücü kuvveti kalmamış.
Ağzındaki dişler de dökülünce herkesin maskarası olmuş.
Hiçbir hayvan ona yardım etmiyor ve onunla konuşmuyormuş.
Hayvanlar bir gün oturup karar almışlar;
”Gelin hep beraber,bize bunca kötülük eden bu zalim aslanı iyice bir dövelim.
Yaptıkla rının cezasını,az da olsa gömüş olsun böylece.”
Sonunda bütün hayvanlar aslana saldırmış. İyice bir dövmüşler onu.
Birisi boynuz vuruyor, diğeri çifte atıyor,bir başkası ısırıyormuş. Böylece; yaman bir öç almışlar aslandan.´

1.Aslan nerede yaşıyormuş?
2.Diğer hayvanlar aslanı neden sevmiyormuş?
3.Diğer hayvanlar, aslana ne zaman saldırmış?
4.Aslan, ormandaki hayvanlara nasıl davranıyormuş?
5.Diğer hayvanlar, aslana ne yapmışlar?
6.Ormanda kimler yaşıyormuş?

Vaktiyle bir köle kaçıp ormana sığınmış.
Etrafta gezinirken, iniltiler içinde ızdırap çeken bir aslan görmüş.
Önce korkup kaçmaya yeltenmiş.
Fakat aslanın yerinden hiç kıpırdamadığını, yalvaran gözlerle kendisine baktığını görüp durmuş.
Aslan kanayan pençesini uzatıyormuş ona.
Köle dikkatlice bakınca, aslanın pençesine büyük bir dikenin saplandığını görmüş.
Dikeni çıkarıp yarayı temizleyen köle,gömleğinden kopardığı bezle de iyice sarmış.
Rahatlayan aslan ayağa kalkıp kölenin ellerini yalamaya başlamış.Sonra da önüne düşüp yaşadığı inine götürmüş.
Her gün yakaladığı avları ine taşıyıp,  köleye yardım ediyormuş.
Bu beraberlikleri uzun sürmemiş.
Ormana gelen avcılar ikisini de yakalamışlar.Ayrı kafeslere kapatıp günlerce aç bırakmışlar onları.
Kralın da hazır bulunduğu bir gün kafesin ağzı açılmış.
Aslanın köleyi nasıl parçalayacağını herkes merakla bekliyormuş.
Büyük bir iştahla saldıran aslan, kölenin yanına gelince onu tanımış.

1.Aslan, neden acı çekiyormuş?
2.Aslanı gören köle ne yapmış?
3.Köle, aslanı ne zaman görmüş?
4.Köle, aslanı nasıl iyileştirmiş?
5.Aslanı kim kurtarmış?
6.Köle, aslanı nerede görmüş?

0

18

Gözlerini kapatan yalnız kendisine gece yapar.

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca, bu kişinin sahile vuran deniz yıldızlarını, okya- nusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:
- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar;
- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;
- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var. Ne fark eder ki?
Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı
daha alır, okyanusa fırlatır.
- Onun için fark etti ama...

1.Sahilde kim geziyormuş?
2.Yazar, nerede geziyormuş?
3.Genç adam ne yapıyormuş?
4.Yazar, ne zaman geziyormuş?
5.Genç adam deniz yıldızlarını neden denize atıyormuş?
6.Yazarın sorusuna, genç adam nasıl cevap vermiş?

Tavşan ikide bir böbürlenip kimse benden hızlı koşamaz, diyormuş.Sonunda kaplumbağa dayanamamış, istersen yarışalım, demiş. Koşu- ya başlamışlar.Tavşan epeyce yol aldıktan son- ra, "O sırtı kabuklu hayvancık sürüne sürüne kim bilir ne zaman sonra bana yetişir?" diye düşünmüş. Şu ağacın altına biraz uzanıp dinle- neyim, demiş. Uyuyakalmış. Kaplumbağa ağır yürüyüşü ile yürümüş yürümüş, hiç dinlenme- den yol almış. Tavşan bir ara gözünü açmış. Bir de ne görse beğenirsiniz kaplumbağa neredey- se yarışı bitirmek üzereymiş. Hemen fırlamış, rüzgar gibi koşmaya başlamış. Ama ne çare, kaplumbağaya yetişememiş. Böylece tavşan yarışı kaybetmiş. Aldırış etmemenin cezasını çekmiş. Kaplumbağa ise düzgün adımlarla, durmadan yürüdüğü için yarışı kazanmış.

1.Parçada kimler yarışıyormuş?
2.Tavşan neden böbürleniyormuş?
3.Tavşan ne zaman uyumuş?
4.Kaplumbağa yarışı nasıl kazanmış?
5.Tavşan ile kaplumbağa nerede yarışmışlar?
6.Bu parçadan ne anladınız çocuklar?

0

19

Kuşların çok olduğu bir ülke varmış.Burada kuşlar, cevizleri çok severlermiş.
Cevizleri kırmak için özel yöntemleri varmış.Önce dallardan birer ceviz koparıp gök yüzüne kanat açarlarmış.
İyice yükseldikten sonra,gagalarındaki cevizi boşluğa bırakırlarmış.
Cevizler yere düşünce kırılır, onlarda iner içini yermiş.
Fakat bir gün, ortaya bir sincap çıkmış. Bu sincap çalışmayı sevmezmiş. 
Kuşların yüksekten bıraktığı cevizleri, onlardan önce kapar yermiş.

1-Parçanın  birinci paragrafında  kaç tane cümle vardır?
a-7                 b- 6              c-8                  d-11

2-Parçaya göre kuşlar neyle beslenmektedir?
a-sincapla         b-cevizle      c-yemle    d-dallarla

3-Parçaya en uygun başlık hangisi olabilir?
a-Kuşların dostluğu             b-Çalışkan sincaplar   
c-Bedavacı sincaplar           d-Tembel kuşlar

4-Parça kaç paragraftan oluşmuştur?   
a-5                     b-3                    c-4                 d-2

5-Parçadan hangi sonuç çıkarılamaz?
a-Kuşların cevizi sevdiği.                       
b-Sincapların kuşlarla dostluğu.
c-Cevizlerin kabuklu yiyecek olduğu. 
d-Cevizin içlerinin yendiği

0

20

Hiç hata yapmayan kimse, hiçbir şey yapmamış demektir.

Ümit Bey İstanbullu bir tüccardı. Madenli kasabasında yasayan ağabeyini arada bir görmeye gelirdi. Kendisi avcıydı. Kasabaya geldiğinde çevrede ava çıkmadan duramazdı. Soğuk bir kış günü yine avlanmaya çıkmıştı, kar yüzünden yolu şaşırmıştı. Korunun çevresinde atıyla dolaşarak kasabanın yolunu arıyordu. Birden kurt ulumaları duydu. Kurtların bir insanı ya da hayvanı parçaladıklarını anladı. Silahını ateşledi. Sonra atını seslerin geldiği yöne doğru sürdü. Birkaç kurt tepelere doğru kaçmaya başladı. Gördüğü manzara karşısında dondu kaldı Ümit Bey.

1.Ümit Bey, ne zaman ava çıkmış?
2.Ümit Bey, nerede ava çıkmış?
3.Ümit Bey, kurtları görünce ne yaptı?
4.Ümit Bey, neden donup kalmış?
5.Ümit Bey, nasıl kaybolmuş?
6.Ava kim gitmiş?

İstanbul’da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın, padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş.
Bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı.
Yaşlı kadın:Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek, şikayette bulunur.
Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni:
-Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın?
deyince, yaşlı kadın:
-Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk der.
Bu cevap üzerine Kanuni utanarak:
-Haklısınız diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder.

1.Parçada olay kimlerin arasında geçmektedir?
2.Olay, nerede olmuştur?
3.Kadının evine hırsız ne zaman girmiştir?
4.Kanuni, kadına neden kızmıştır?
5.Kadın, Kanuni’ye nasıl cevap vermiştir?
6.Kanuni kadına ne yapmıştır?

0

21

YALANCI

Çok, ama çok eskiden, güzel bir yaz günü kadı efendinin kapısı vuruldu. Gelenler iki kişiydiler. Hallerinde telaş ve heyecan vardı. Yaşlıca olanı söze başladı..

"- Ey kadı efendi, ey adalet dağıtmakla görevlendirilmiş hâkim! Lütfen beni dinleyiniz. Bir yıl kadar önce Hacca gitmeye niyetlendim. Yol hazırlıklarına başladım. Değeri yüksek, kıymetli bir yüzüğüm vardı. Yolda kaybolmasın diye getirip bu arkadaşa verdim. Çünkü hem kapı komşumuzdu, hem de ona çok güveniyordum. "Al dedim, bu yüzük sende emanet olarak kalsın. Dönersem alırım." Sözü fazla uzatmaya gerek görmüyorum efendim..

Üç gün önce memleketime döndüm. Yüzüğümü istediğimde "Ne yüzüğü, ben senden hiçbir şey almadım" diye inkar etti. "Şahidin yok, senedin yok..." diyor. Böyle müslümanlık olur mu kadı efendi.. Yalan yere yemin etmek, emanete hıyanetlikte bulunmak münafıklık değilse nedir?.."

Kadı efendi yaşlı adamın sözlerini dikkatle dinledikten sonra genç olana döndü:
"- Peki dedi, sen ne diyorsun bu iddiaya? Yüzüğü aldın mı gerçekten?" Genç adam şaşırmış gibi gözükerek:
- Ne diyeyim kadı efendi dedi. Yalan söylüyor. Maksadı sizi aldatmak. Ben yüzük filan almadım. İftiranın böylesi de görülmüş değil. Tek delili yok. Tek şahidi yok!"
Kadı efendi bir süre düşündükten sonra yaşlı
adama döndü. Zavallı neredeyse ağlayacak gibiydi.. 

- Beni dinle dedi. Senin yüzük havaya gitti galiba. Şahidin ve delilin yok. Söyle bakalım yüzüğü nerede verdin?" Yaşlı adam: - Güneşli bir gündü diye şöze başladı. Yolun kenarında bir ağaç vardı. Çevremizde de kimseler yoktu. Orada vermiştim. Ne bileyim böyle inkar edeceğini." - Yaa, diye mırıldandı kadı. Öyleyse git ve o ağaçtan bana bir dal getir. Kimbilir, belki Allah o dalları konuşturur da kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkar. Sen gidip gelene kadar bu adam da yanımda beklesin..."

Yaşlı adam emri yerine getirmek için hemen çıktı. Ne var ki aradan çok uzun bir zaman geçtiği halde dönmedi. Kadı efendi de, genç adam da beklemekten sıkıldılar. Sonunda kadı:
-Nerede bu adam diye mırıldandı..Gideli iki saat oldu ama hâlâ dönmedi?" Genç adam tedbirsiz davranıp söze karıştı:
"- Kanât taksa bile hemen dönemez efendim dedi. Çünkü o ağaç epeyce uzakta..." Kadı bunları duyunca öfkeyle ayağa fırlayıp bağırdı:
- İşte dedi, yalan söylediğin ve yüzüğü aldığın ortaya çıktı. Kurduğun tuzaklar boşa gitti.

Eğer yüzüğü almamış olsaydın, o ağacın ne kadar uzakta olduğunu da bilmezdin. Gördün değil mi, ağaçlar nasıl konuşuyormuş... Hiç duymadın mı sen, yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Hemen yüzüğü getirip teslim et..."

0

22

KATI YÜREKLİ ZENGİN

Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler, sümbüller… birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.

İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.

İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.

Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiç kimse de ondan hoşlanmazmış.

Bir gün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;

- Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.
Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;
- Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.
Dilenci elini uzatarak;
- Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.
Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:
- Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim!

Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:

- Ben fakirim, hiç gülmesem “niye gülmüyorsun” diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!

Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş… Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.

Bir gün şehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:

- Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz.
Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:
- Ne var, ne oluyor?
Hizmetçi, eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış:
- Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiç kimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin.

Dilenci içeri alınmış, krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;
- Hakkınızı helâl edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.
Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş.

0

23

KİBİRLİNİN BURNU

İyi kalpli vezir, ülkenin sultanı ile iyi geçiniyor, halkın sorunlarına çare bulmaya çalışıyordu. Onun başarısı etraftaki bazı arkadaşlarının kıskançlığı sonucu istenmedik davranışlara yol açıyordu.

Yine bir gün iyi kalpli Sultan ile Veziri konuşuyorlardı.

Sultan:
-Kötü insana kendi kötülüğü yeter. Başka bir şey yapmaya gerek yok!"derler. Ne güzel söz değil mi? dedi.
-Evet efendim! Gerçekten öyle, dedi Vezir.

Biraz sonra, Vezir dairesine gitti. Birçok iş sahibi onu bekliyordu. Hepsinin işini sıkılmadan güler yüzle halletti.

Vezir akşam evine vardı. Hanımı ve çocuklarıyla yemek yedi. İnsan vezir de olsa hanımını ve çocuklarını ihmal etmemeliydi. Yemekten sonra hanımına ve çocuklarına günü nasıl geçirdiklerini sordu. Onlara sevgi gösterdi. Hep beraber yatsı namazını kıldılar. Cemaat oldular. "Cemaat olursa namazın sevabı daha fazla olur" dedi iyi kalpli Vezir. Sonra Kur'an-ı Kerim okudu. Ardından herkez yatağına çekildi.

Ertesi gün, onu kıskanıp kötülük yapmayı düşünen bir arkadaşı ziyaretine geldi. Kendisini Sultan'la görüştürmesini rica etti. Kalbinde kötülük olmayan Vezir de "Hallederiz"dedi.

Biraz sonra arkadaşı, Sultan'ın huzuruna çıkarılmıştı bile. Adam şöyle konuştu:
-Muhterem Sultanımız. Sizin bu Vezir'iniz benim yakın arkadaşımdır. Fakat maalesef kendisini sizden bile büyük görüyor. Çok kibirli...
-Ne diyorsun?
-İnanmassanız dikkat edin. Sizinle konuşurken burnunu tutacak. Kibir ve gururdan başını öteki tarafa çevirecektir!..
-Olur mu öyle şey?
-Deneyin, göreceksiniz efendim...

Konuşması bitti, dışarı çıktı. Vezir gülüyordu. Arkadaşı ona dedi ki:
-Beni Sultan'la görüştürdüğün için çok teşekkür ederim. Ben de seni öğle yemeğine davet ediyorum.
-Canım ne lüzum var?
-Gelmezsen darılırım. Yoksa bizim yemeklere tenezzül etmiyor musun?

Vezir mecburen ziyafete gitti. Ziyafette bol soğanlı, sarımsaklı çorbalar, mantılar yendi içildi...
Yemekten sonra Vezir, hızla saraya döndü.
Öğleden sonra birçok işi vardı. Bir ara Sultan'ın çavuşu geldi. Sultan'ın kendisini hemen beklediğini haber verdi.

Sultan'ı ayakta gören Vezir:
-Efendim beni emretmişsiniz, dedi.
-Yaklaş... Yanıma yaklaş, sana bir şey vereceğim.

Vezir yaklaştı. Fakat ağzı soğan sarmısak kokmasın diye, eliyle ağzını kapattı. Sultan ona eğildikçe, Vezir başını çeviriyordu. Sultan çok üzüldü. ´´Demek söylenenler doğruymuş`` diye düşündü. Masanın üzerinde kapalı bir şekilde duran zarfı aldı, ona verdi.

- Bunu kendi elinle başvezire teslim eyle!..

Sultan böyle emirnameler ile sevdiklerini elçi tayin ederdi. Vezir hayırlı işte acele edeyim diyerek derhal yola koyuldu.

Yolda yine arkadaşını gördü. Arkadaşı merak etti. O da her şeyi anlattı.
-Sultan heralde çok sevdiği birisine yardım ediyor ki böyle acele etti. Elden emirname gönderiyor, dedi.

Arkadaşı yine çok rica etti. Sabahleyin bende ondan böyle bir şey istedim. Belki benim için yazılmış bir emirdir. Ne olur bana ver de kendi elimle götüreyim diye yalvardı. Vezir kabul etti. Nasıl olsa ´´İyi arkadaşım olduğunu Sultan biliyor kızmaz`` diye düşündü. Biraz sonra "Başvezir" mektubu okudu şunlar yazılıydı. -Bu mektubu sana getireni derhal öldüreceksin, sonra da "kibirli burnunu kesip" saraya yollayasın!.. Baş Vezir tereddüt etmeden, "emri" yerine getirdi. Akşam üzeri Veziri gören Sultan pek şaşırdı!

-Sen burada ne arıyorsun? diye sordu.
O da yolda arkadaşına rasladığını ve olanları anlattı.Tam konuşurlarken çavuş yanlarına geldi. Elinde kapaklı tabak tutuyordu.
-Bunu "başvezir" yolladı efendim, dedi.
Kapağı açtılar içinden kocaman bir insan burnu vardı.
Yanındaki kağıtta şunlar yazılıydı:  "Kibirli Burnu"

Sultan artık dayanamadı, sordu:
-Sen bugün bugün başını neden uzaklaştırıyordun?
Vezir güldü:
-Ağzımın kokusu sizi rahatsız etmesin diye efendim. Öğle yemeğine arkadaşım davet etmişti. Fazlaca soğan sarmısak yemiştik.
Sultan hem sevindi hem üzüldü ve şunları mırıldandı:
Kötü insana kendi kötülüğü yetişir.

0

24

AKILLI ÇOBAN

Eski çağlarda Şahimerdan isimli bir hân yaşarmış. Hân, bir gün bütün halkı toplamış ve onlara şöyle bir vazife vermiş:

-Şu soruların cevabını en kısa zamanda bulun: Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor? Bu iki sorunun cevabını üç gün içinde bulamazsanız hepinizin boynunu vururum!..

Hânın fermanına uymak lâzım, yoksa sonunda ölüm var. Ahali, üç gün düşünmüş taşınmış; fakat soruların cevabını bulamamış. Verilen üç gün bittikten sonra cellatlar, halkı sorgu alanına toplamışlar. Fakat, hânın sorularının cevabını hiç kimse bilmiyormuş. Yüce dağın eteklerinde koyun güden bir çoban, ahalinin müşkül hâlini görmüş. Yoldan geçen bir atlıya ne olup bittiğini sormuş. Yolcu şöyle demiş:

- Hân, halkına ‘Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor?’ diye iki soru sordu. Soruların cevabını bulmak için de üç gün mühlet verdi. Bugün belirlenen vakit bitti. Fakat, henüz hiç kimse soruların cevabını bulabilmiş değil. Halkın böyle yorgun, bitkin ve üzgün olmasının sebebi ise ölüm korkusu...

Çoban, bu üzücü durumu öğrendikten sonra atın terkisine binmiş ve ahalinin toplandığı sorgu alanına gelmiş. Bütün halk toplandıktan sonra hân, tahtına oturmuş:
- Sorularımın cevabını bulan huzuruma gelip cevap versin. diye buyruk vermiş.

Meydana toplananların başları öne eğilmiş, ödleri kopmuş korkudan. Herkes ‘Sonumuz geldi.’ diye düşünürken, üstünde ak kaftanı, başında eski püskü başlığı ile bir genç, kalabalığı yara yara öne çıkmış:
-Hakanım, sorularınızın cevabını ben buldum, diyerek hânın huzuruna varmış. Bu durumu gören ahali, şaşkınlıktan âdeta donakalmış.
-Sorulara doğru cevap veremediğin takdirde başını alacağımı biliyorsun, değil mi?” diye sormuş hân, sert bir tavırla.
- Biliyorum, sultanım...
- Öyle ise söyle bakalım: Doğu ile batının arası kaç günlük yol?
- Yalnızca bir günlük yol, hakanım.
- Nereden biliyorsun öyle olduğunu?
- Eğer doğu ile batının arası iki günlük yol olsaydı, güneş yarı yolda kalırdı. Fakat öyle olmuyor; güneş sabahleyin doğudan doğuyor, akşamleyin de batıdan batıyor. Demek ki bu mesafe sadece bir günlük yol...

Bundan sonra hân;
-Allah şu anda ne yapıyor?” diyerek ikinci sorusuna geçmiş. Çoban bu sefer şöyle cevap vermiş:
- Hakanım, tahttan inerek yerinizi bana verin. Yerinize geçerek cevap vermek istiyorum.
Hân, çobanın bu ricasını kabul etmiş; yerinden kalkarak aşağı inmiş. Delikanlı, tahtın üstüne çıkarak ahalinin de işiteceği şekilde şöyle demiş:
- Yüce Allah, şu anda çobanı hânlığa, hânı da çobanlığa tayin ediyor.
Hân, delikanlının bu cevabını da kabul etmiş. “Böyle hazırcevap olana baskı yapılmaz, demiş ve meydana toplanan halkı da dağıtmış.

O günden sonra halk, çobana büyük saygı göstermeğe başlamış. Bir müşkülü olan ondan akıl sorar olmuş.

0

25

PADİŞAH VE İHTİYAR

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil'i kıyafet gezmeye karar vermiş.
Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı
bir adam görmüşler.
Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah,
ihtiyarı selamlamış.
" Selamünaleyküm ey pir'i fani..."
" Aleykümselam ey serdar'i cihan..." Padişah sormuş.
" Altılarda ne yaptın ?"
" Altıya alti katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..." Padişah gene sormuş.
" Geceleri kalkmadın mi ?"
" Kalktık. Lakin, ellere yaradı." Padişah gülmüş.
" Bir kaz göndersem yolar mısın ?"
" Hem de ciyaklatmadan..."
Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah
başvezire dönmüş.
" Ne konuştuğumuzu anladın mı ?"
" Hayır padişahım..." Padişah sinirlenmiş.
" Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım." Korkuya
kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere
kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada calışıyor..
" Ne konuştunuz siz padişahla..." Adam, başveziri şöyle bir süzmüş.
" Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.."
Başvezir, yüz altın vermiş.
" Sen padişahı, serdar'i cihan, diye selamladın. Nasıl anladın
padişah olduğunu?"
" Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi."
Vezir kafasını kaşımış.
" Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek."
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
" Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış
çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim." Vezir bir soru daha sormuş...
" Geceleri kalkmadın mı ne demek ?"Adam bir yüz altın daha almış.
" Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız. Evlendiler,
başkasına yaradılar, dedim." Vezir gene kafasını sallamış.
" Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..." Adam gülmüş.
" Onu da sen bul..."

0

26

http://s2.uploads.ru/EabmT.jpg

0

27

http://s2.uploads.ru/bHYce.jpg

0

28

http://s3.uploads.ru/D9Wy3.jpg

0

29

http://s2.uploads.ru/tJV3R.jpg

0

30

http://s3.uploads.ru/omeEv.jpg

0



Рейтинг форумов | Создать форум бесплатно © 2007–2017 «QuadroSystems» LLC